Ey Mezarda Dirildiğim! - Fatma Zehra Merinos

Ağustos 13, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Yerleştirdim göçebe yalnızlığımı kutusuna kibritin.

Yıldızlara gün doğmuştu geceden. Karartılı kız ağlıyordu kaldırım başında. Başındaki beşâret güzeli pürsevdâ. Yarı uyanıktı kundaksız büyüyen bebek. Göğün taranmalıydı dolaşık saçı. Babayürek gerekti umudu örmek için. İçin içindi bu yüzden tellere takılan mevsim. Değişmez kuralların değişken çağında, bir cehâlet bırakmıyordu kimseciğe yerini. Kelebek renginde bir düş akıyordu hülyâya. Ekleniyordu bir kez daha kara toprağa bir isim. Adını ezberimde mahşer ettim, mezarda dirildiğimdin. Ürktü yaban âlem asmamıza. Asılmak bir yıldıza, ki tutuyordur ipini, düşmemek için arsızlığa/arza…

Serin söğüt ateşi, yanışıma alevlenme! Şu bayırı aşınca, semenderin zikri makam geçecek. Mevkisi olmadı hiçbir yanışın. Elleri cebinde olan hâralar yitiği, mevzilenmesin esmer güneşe. Bakamazsın, karışıktır mecmuası aşkın. Telli defterlerden kopardığın yüzünü, dikme teğelsiz astarlara. İstediğin kumaşsa, hasına gel matbuanın. Torpili kalem kırar kalp ayasında. Mecliste söz, sükûttur! Celseleri üst üste kapatıyorum. Selüs bir yazıdan hatt-ı aşk-ı bergüzâr. Haddi aşan bir yara… Sınırları zorladığından varmışsa kıyıya, “sınırını bil” diyedir. Bilyedir yuvarlanan yollarına masmavi. Haddim, yarayla bildirilendir!

Şol âgâh cenahtan oluşan masal; uyutma gecemi.
Giye giye koyulaşan pembe, hangi yaşa girse kara çıkıyor.
Denizler bitiyor diye üzülmesin hiç kimse.
Bir haber aldım: “Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor!”

Elveda ey dürüst yanımda saklanan yalan… Seni âzad etti aşk. İnanmazsan, bu nice köleliktir, anlayamazsın! Anlamazsan, bir ân’ı yaşamaktan uzaksın. Ölümlerden dirilik beğen kendine, ey saklanan yılan! Hasretini hatırla mağara oyuğunda. Oyun bu dünya, hâcetinin soluğunda kodlanmış verâ. Kapatılan balkonlara konar mı güvercin? Anahtarı kaybolmuş kilit açar mı lâl heceyi? Koşu bandından oyulur mu sarsılan ümit? Sus ve düşün bilmeceyi. Kendinden kendini çıkaracaksın, güç için bir fırın aşkla mayalanmak gerek.

Soldan sağa düş yola. Kalp vâdisinde derin bir kuyu, kova ol gir sulara. Gözyaşın, cehennem itfaiyesi. Ellerin, on tane ip, bir halat gibi. Çek kendini gök tarlasına. Sarsıntılı ve titremeli bir susuşla anla ki, dersin ezel ‘evet’idir! Sevgili’ye verilen söz de sevgilidir. Çağırdığında, topraklarından sıyrılıp gelir ağaç. Meczup dağlardır selâm veren rahmetin kucağına. Bir yaprağın anlatacağı daldan uzundur. Bir harf saklar insanı onun mağarasına. Ne ki, tüm bulutlar toplansa örtemez açığımızı…

Âhir delilik vakti kırk öğün! Akledilen zamana söylenme boşuna. Karyesinden çıkan geri getirilemiyor. Sürmelediğin o sevdâ, yakıyor kibritten evini. Bir yerleşim başlıyor göçebe yalnızlığına. Oyuna alınmıyor ocağı yanmışın. Kara-bere aklanıyor akıl. Susuyor küçücük ağız, büyükçe ormanlara. Belenmiş şarkılara vuruyor başı. Sevdiğinin adı kök saldı sonsuzluğa, sonsuzluğa kök bıraktı adından. Her harf onunla alırken nefesini, kelime için lügât karıştırmak yeter mi? Yitiği, devlet koydu temeline. Varsın cihan, ziyan desin…

Ey mezarda dirildiğim!
Adını ezberimde mahşer ettim.

Fâtıma Zehrâ Merinos

Sorusu Gerekmeyen Birkaç Cevap - Yolcusun Yolcu kal

Ağustos 12, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Sorusu Gerekmeyen Birkaç Cevap

Neden hep hüzün var mısralarda? Yerden göğe, ergenlikten bitmişliğe kadar, hüzün yüzlerde fotoğraf karelerinde… Hem sevilen, gitmesi de istenmeyen. Kalemin ucundan damlayan ya da damlamayan harflerde… Renk hep aynı: hüzün… Kâğıt: ağaçların döktüğü güzün… Günler sanki hep eylül. Doğunun çocuklarıyız, ondan mı, ellerimiz: Rengine boyanır toprağın. Hüznü bozmadan yaşayan tek biziz.

Şehirlileştik modernleştik makine ve metal her neyse cansız yığınlarla iç içe, canlı türlerinden gittikçe uzaklaşıp, Tanrısızlaşıp, unutup Tanrıyı yani, tokluktan sevgisizlikten taş kesilip kalplerimiz, korna siren sesleriyle, kanser ve cinsiyetsizliklerle
adımız insan kalıp kendimiz bir mutanda dönüşsek de
neden “edebiyat” hep çocuktan yana, rüzgârdan yana
neden edebiyatın şiirin denemenin konusu hâlâ yağmur
hep aşk ve bir çocuğun elleri ve gözyaşı
hep ayrılıklar / anne ve ölüm(semek)
severiz ölümüne, bir aralık bulup
yaşama saçmasından
belki de bir gökdelen inşaatının vincinde
(bilmem kaç metre yükseklikte)
irtibata geçeriz
namazla ikindi olarak

Ben atları severdim eskiden, at binmeyi değil atları… Ben şimdi otobüsleri trenleri daha hızlı seviyorum. Oldukça çabuk uzaklaştırıyor beni buradan oraya, bu araçlar. Atları yine seviyorum, ancak teorik olarak.

Şâirdir yazardır delidir velidir; bunlar hep aynı benzerliktedir. Biraz kaçmayı kurtulmayı sevmeli (türlü araçlarla), biraz insana sokulmalı son yüreklilikle, sonuna kadar sevgiyle. Şâirdir yazardır..biraz teorilerde gezinmeli, yani yaşarmış gibi yapıp ölmüş olmalıdır. Sevgilinin gözlerine bakarken aklı uzaklarda, dağınık, sebepsiz, işte başarı… Aynı terslikle, derli toplu olmalı eli kalem tutan kişi. Birinci cümleyi ikincinin üzerinden akıtabilmeli. Düzenli bir hayatı olan güzel yazar benim inancım. Bir eşi biraz çocukları olmalı, geçinip gitmeli mesela…

Biz biraz özgür dolaşmalıyız yeryüzünde, kimseye hesap vermeden, Allah’tan başka. Amerika sevilmez ama gezilir, böyle mi, kim bilir? Atlardır özgürlüğe kaçarlar, nasıl gem vurulur ağızlarına, otobüslerin en hızlısı şarampollere giden, çünkü bir anda öbür dünya…

Çağın kalem adamı kurallara uyma(ma)lı (mı?) Hiçbir noktanın sınırlayamadığı cümlelerin çağındayız. Biraz evvelki “olmalı-olmamalı” önermelerine gülüp geçmek.

Kalemi kâğıdın üzerine bırakırsın, cam açık, rüzgâr vardır. Ancak gerçek şu ki, kalemi bile uçuran bir rüzgâr vardır.

Karnı tok olan: Biraz da şiirbozan. Harfleri bırakıp harplere koşmaktır “yazısızlaşmak.” Bencillik yürekte lekedir.
Bu tramvay beni beklemeli, işime gitmeliyim.
Ya da bu tramvay hemen kalkmalı, işime geç kalıyorum.
Böyledir işte metropollerde yaşamak. (ben merkezli)
Yaşamak değil de aslında kent saçmalıklarına kendini kaptırmak.

Şehirde yaşa ama kendini kaptırma
Şiirde yaşa ama


Satranç var oynanır mı dama
El-fatiha

1. Vuslat - Seher Ortaöner

Ağustos 12, 2008 · deneme · Yorum Yok 


Resim


   Uzun bir sessizlik simetrisi ve İstanbul!Beklenilen ‘an’ şimdi…Hep hayal dediğim tutkularımın birinci halkasına bir nokta koyabilmek adına işte beklenilen zaman(ım)dayım…

    Belki,hayır belki değil sevincimle geldim sana.Ayrılık vakti şimdiden yaklaşsa bile her anımı çok iyi değerlendirmeliyim diyorum kendi kendime  -zaman el verdikçe- …Çok iyi değerlendirmeliyim,ama nasıl?Çünkü vakit hep ilerliyor ve ayrılık vakti gittikçe yaklaşıyor.Sana kavuşmamın sevincinde bile buruk içim.Nede olsa 24 saat var önümde ; bütün yükleri bırakabileceğim ! ( ! ) …

    İlk durak Esenler.Akabinde kılınan bir akşam namazı.Ve Fatih sokakları.Dar ve yokuşlu / sıcak ve maneviyatlı.Yaprağın bile kıpırdamadığı bir İstanbul akşamı.İşte zaman yine ilerliyor dur durak bilmeden.Zaman yine…

     İlk sabah,ilk uyanış,ilk merhaba var gözlerde.Martı sesleriyle güne başlamakta varmış nasipte,denize bakıp dalmakta.Sonra kalabalık şehrin yalnız insanların arasına katılmak işte…

    Yapılan ziyaretler,çekilen fotoğraflar,yenilen balık ekmek,vapurla karşıya geçiş…Zahmetli bir yolculukta gelinen şehirden daha içlerdeki hasret boşaltılmadan yine o ağır yükle geri dönmek ne zormuş.Şimdi İstanbulda mıyım derken ayrılık vaktinin gittikçe yaklaştığını düşünmek çok zormuş!…

    İlkti benim için,belkide son.Nihavend makamında bir tahta çıkmıştım kendimce.Pejmürde bir hazanlık vardı heybemde belkide.Belkide yarım bir sevda.Ama İstanbuldaydım işte.Şehrayinimdeydim.İç göklerimin melal dizelerindeydim.Çehremin ne zamandır susadığı bereket hanesindeydim.Varmıydı ötesi ?  /  Yoktu !

    Ya sonrası?

  Sonrası bir kaç damla gözyaşıyla zor gelen veda…

  ( Elveda istanbul!Birgün yetmedi ama,inan bunada şükrettim.Ya seni hiç göremeseydim?)

- İlk vuslatımda ayrılığa dayanamazken ikinci ve zirve vuslatım olan Kutsal topraklardan ayrılığa nasıl dayanacak bu beden? -

Haziran 2008 / İstanbul


Seher

“Bitti”ydi - Tuba Erdem

Ağustos 12, 2008 · deneme · 2 Yorum Var 

Dilimde sana dair ne varsa, kısa cümlelere mahkûm…

Bitti, diyor içimde naif bi ses. Sonra susuyor tüm duygularım; mahcup… Sonra serçeler kayboluyor, sonra yeşili kalmıyor bahçelerin, sonra sevdiğim ne varsa… Kayboluyor her şey “bitti”nin zifirinde. Bir sen kalıyorsun, ellerinde mutlu anılar; bulanık…

Gel, diyesim var. Bi anda, her şeyden arık bir sesle, çağırasım var, seni. Yırtıp tüm olmazları ve umursamadan yüzüme vuran rüzgârları “gel” diyesim var. Lakin… Ne çok kalabalıkları taşırsın omuzunda sevgili… Ne ağırdır adımların…

Üsteleme, diyor içimde bir anne. Kızıyor, ellerimi çekip ıslanmış gözlerimden, “sus ve yürü!” diyor. Kalkıyorum. Yerde kalan gözyaşlarımda sessiz çığlıklarım… Kalkıyorum, diyemediklerimi yutkunup, sessizce… Adımımın tıkandığı her noktaya bir keder ekiyorum. Cılız, eğreti bir fidan… Belki gelirsin diye… Belki hafifler adımların da izim takılır gönlüne… Sen; bildiğimsen, gelirsin sevgili.

Yıllar geçiyor üzerimden. Yıllardan geçiyorum; yaralarım hâlâ açık. Bir ömrün ziyanında hiçbir hesap düşmüyor zihnime. Belki bu hazan, yapraklar yangına düştüklerinde gelirsin…

Üzerimde örümcek ağları… Ne çok bekledim seni… Budamaktan vazgeçtiğim kederlerim büyüdü, kapandı yol. Sevgili gönlün de görmüyor mu beni?

Bitti, diyor içimde yaşlı bir ses. Gizli-saklı tüm umutlarım deniz üstünde ölü balık… Dilimde ne varsa sana dair, cümlesiz, öznesiz… Gelmedin. Kızmadım sana. Adımların ağırdı sevgili. Hem en başında demişti/m, bu sevda “bitti”ydi.

Tuba Erdem

Azad Ediyorum - Hasip Çifçi

Ağustos 12, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Ben bu gece ölüme aşk okudum,
Sildim bütün hecelerini yaşamın
Ve astım şiirleri İstanbul’un surlarından
Kendimle birlikte boyadım geceyi karaya

Şehirler kurdum sana ve şiirler yazdım adına. Gelirsin diye kilitledim hayatı kendime ve çevirdim pencereleri sensizliğe.
Devamını Oku

Kalemi Kırık Şairim - Bilal Can

Ağustos 8, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Ancak sen olunca tümcelerin raksına kapılırım.Bu gece bilinmezinde arıdma düştü yine haydutlar.Yolumu kesti lambalar.Aynalarda yansıyan yüzleri sıyırdım korkusuca,kalemi kırık bir sürgünüm bu yüzden.

Ellerimde yokluğunun belirgin tutsaklığı içimde kavlinde pare pare açılmış çiçekler.Kapanışı yaşıyorlar şimdi yoklama anında.Kayıptır hem de bu geçişte.Kalemi kırık bir lügatim şimdi hem de çaresiz.Hançereme yaslanan bir açlıktır bir de susuzluk.Hangi dilenciden çaldım bu bakışları bilmiyorum.Ölüme gülümseyen yanlarım seviniyor bu sadist duygularda.Belki de acıların mayalanışında yüreğimde biriken serzenişlerin gün batımıyla eşsiz bir muamma yaratmasının peşindeyim.Bu yüzdendir belki de kırık lügatler sözlüğümde ,susmuş antolojiler bestelediğim.Senin için beklediğim duraklarda kokum bulaşsın diye izimi bıraktım bütün oturaklara.
Devamını Oku

Ey Ruhumun İsa’sı - Nakkaş

Ağustos 8, 2008 · deneme · Yorum Yok 

/..Tam giderken,dil dedi ki avare…
Yusuf affet beni,sana hicran dokudum
Gözlerinde bize ait ,bir ömrü okudum../

Ey can suretim.
Devamını Oku

Kelimelerim Ölümü Anlatamaz - Adem Muharrem Dönmez

Temmuz 12, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Aşk adına yazılar yazmak kolaydır, her kelime sevgi yüklenecek hallere girmeğe can atar ama ölümü anlatmak zordur. Anlamak istemez herkes bu gerçeği ve kelimeler birbiri ardına kaçar, bir bakarsın hiç bir şey kalmamıştır elinde. Yazacak harf dahi bulamazsın… Elif dersin be gelmez, ilk dersin sonu çıkmaz anlatamazsın ölümü, acıyı paylaşamazsın. Dilinin çarklarında bir eksik oluşur, hikayenin kahramanını uzak diyarlara göndermişsindir yeni kahraman bulamazsın. Ölüm soğuktur, ölüm yalnızlıktır, ölüm kavuşmaktır. Bu hayatın anlamıdır bir diğer ifade ile, hayatın değişmez gerçeği, son dönemeci…

Kelimelerimi buraya dizip ölümü anlatmak adına neler vermezdim ki, ama hayır bunu yapamam birkaç kırık dökük derme çatma kelime ile anlatamam ölümü. Benim cümlelerim kırık kanatlı, benim harflerim eksik. Keşke yapabilse idim bunu, bu anında gecenin, bu gözyaşlarını mürekkep yaparak kalemime, yapamıyorum fakat olmuyor, olmuyor ölümü anlatamıyorum. İçimde volkanlar patlıyor ama bunu kimse duymuyor. Bir ben varım geceye şahit, bir ölüm var hayata gösterge.

Yırtıp attığım sayfaların adedini defterimin son sayfasına yazdığım için anlıyorum, fakat ölümü anlatamadım, ölüme hazır olamadım…

Adem Muharrem Dönmez

Filistin’i Yaşamak - Esra Şen

Temmuz 11, 2008 · deneme · Yorum Yok 

Hayat Filistin’le akar yakamdan yakana/ölüm rutin o sokaklarda… “tek şey bilirim! zulme sesini yükseltebiliyorsa kişi insandır… yoksa değil… değil…

Bilinçlenme yaşı vardır ya insanın, irkilir, çarpılır, yada “titrer ve kendine gelir” işte öyle bir an…

Yaş dokuz civarı, televizyon açık… Onlarca polis ve asker kılıklı adam birkaç genci sıkıştırmışlar, taşlarla başlarını ve kollarını eziyorlar…
Ortada korkunç bir tablo var, ve hala o kare gözlerimin önünde…
insanın duyguları daha bilinçlenmeden, o duyguların en başına “acı ve nefret” i yerleştirmek ne demek bunu anladım Filistin sokaklarında…
Hani eliyle düzeltmeli insan haksızlığı/yada diliyle/yada kalbiyle buğzetmeli…
işte sadece bu üçüncüyü yapabilmenin aczi yaralıyor beynimi, yüreğimi…
Televizyondan nefret ettim o günden beri… Devamını Oku